Batı hiç aydınlanmadı
Bazen bir roman, koca bir kıtanın ruh hâlini anlatmaya yeter. Nobel ödüllü Alman yazar Thomas Mann’ın kaleme aldığı The Magic Mountain (Büyülü Dağ) tam da böyle bir eserdir.
Mann bu romanı 1912 yılında yazmaya başladı ve eser 1924’te yayımlandı. Ancak romanın anlattığı şey yalnızca bir hikâye değildir; o, savaş öncesi Avrupa’nın zihinsel ve ahlaki krizinin bir portresidir.
Romanın geçtiği yer de son derece dikkat çekicidir: İsviçre’nin küçük bir dağ kasabası olan Davos.
Hikâye burada bulunan bir verem sanatoryumunda geçer. Dünyanın farklı ülkelerinden gelen hastalar dağın tepesindeki bu kapalı mekânda yaşamaktadır. Günler, aylar ve yıllar birbirine karışır. Zaman adeta yavaşlar. İnsanlar tedavi beklerken uzun tartışmalar yapar: medeniyet, ilerleme, siyaset, insanlık ve geleceğin dünyası üzerine…
Bir tarafta liberal ve hümanist fikirler savunulur, diğer tarafta otoriter ve mistik görüşler yükselir. Herkes konuşur. Herkes tartışır. Herkes dünyayı kurtarmaya çalışır.
Ama gerçek dünya aşağıda, vadide başka bir yöne doğru akmaktadır.
Avrupa o yıllarda dışarıdan bakıldığında dünyanın zirvesindedir. Sanayi gelişmiş, bilim ilerlemiş, imparatorluklar kıtaları yönetmektedir. Avrupa medeniyeti kendisini insanlığın zirvesi olarak görmektedir.
Fakat bu parlak görüntünün altında derin bir kriz saklıdır. Milliyetçilik yükselmektedir. İmparatorluklar birbirine güvenmemektedir. Toplumlar ideolojik olarak bölünmektedir. Elitler uzun tartışmalar yapmaktadır fakat çözüm üretmekte zorlanmaktadır.
Sonunda beklenen olur ve dünya 1. Dünya Savaşı felaketine sürüklenir. Milyonlarca insan hayatını kaybeder. Avrupa’nın övündüğü değerler bu büyük savaşı durduramaz.
Daha da acısı, insanlık bundan ders de çıkaramaz. Aradan sadece yirmi yıl geçer ve kıta bir kez daha ateşe sürüklenir: Bu kez 2. Dünya savaşı yaşanır.
Yani “aydınlanmış” olduğu söylenen bir medeniyet, tarihin en büyük iki yıkımını kendi içinden üretmiştir.
İşin ironik tarafı ise şudur:
1971 yılında Alman ekonomist Klaus Schwab yine aynı kasabada, yani Davos’ta,Dünya Ekonomik Formu (World Economic Forum) toplantılarını başlatır.
Bugün her yıl dünyanın siyasetçileri, iş insanları ve entelektüelleri burada bir araya gelir. Küresel ekonomi, yapay zekâ, iklim değişikliği, enerji güvenliği, göç, savaşlar ve yoksulluk gibi konular tartışılır. Ama manzara garip bir şekilde yüz yıl öncesini hatırlatır.
Yine Davos. Yine dünyanın farklı yerlerinden gelen insanlar. Yine büyük sorunlar üzerine yapılan uzun tartışmalar. Bazı yorumcuların Davos için kullandığı şu benzetme boşuna değildir “Modern dünyanın yüksek dağ sanatoryumu.” Gerçekten de tablo düşündürücüdür. Avrupa bugün de ciddi gerilimlerle karşı karşıyadır. Gelir eşitsizliği büyüyor. Göç tartışmaları toplumları bölüyor. Enerji güvenliği ve savunma politikaları yeniden gündemin merkezine yerleşiyor. Milliyetçilik tekrar yükseliyor. Avrupa Birliği’nin geleceği tartışılıyor. Birçok düşünür günümüz Avrupa’sını hâlâ “yön arayan bir medeniyet” olarak tanımlıyor. Elbette Davos gibi platformlar dünya sorunlarının konuşulması açısından önemlidir. Fakat tarih bize önemli bir ders verir: Sorunları konuşmak her zaman onları çözmek anlamına gelmez. Bir asır önce Davos’taki sanatoryumda yapılan tartışmalar Avrupa’yı savaştan kurtaramadı. Bugün kongre salonlarında yapılan tartışmaların dünyayı daha adil ve daha güvenli bir yere götürüp götürmeyeceği ise hâlâ açık bir sorudur.
Belki de asıl mesele şudur:
Batı, kendisini aydınlanmanın merkezi olarak görse de insanlığın yaşadığı büyük felaketlerin önemli bir kısmı yine bu medeniyetin içinden doğmuştur.
Ve insan ister istemez şu soruyu sorar: Gerçekten aydınlanan bir medeniyet, dünyayı iki büyük dünya savaşına sürükleyebilir miydi? Ne diyelim Allah sonumuzu hayreylesin. Batının aydınlamasını beklersek 3. dünya savaşı kapımızda görürüz.

Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.