Evlerimiz büyürken hayatlarımız daralıyor
Eskiden evler insanların yaşadığı yerlerdi. Şimdi ise insanlar evlerini yaşatmaya çalışıyor.
Bir zamanlar misafirler için kapılar açılır, sofralar kurulur, odalar hazırlanırdı. Bugün ise birçok evde misafir ağırlanmayan misafir odaları bulunuyor. Üzerine örtüler serilmiş koltuklar, kimsenin oturmasına kıyılamayan salonlar ve yılda birkaç kez kapısı açılan odalar…
Yemek yenilmeyen yemek masaları da hayatımızın bir parçası oldu. Aile bireyleri aynı sofrada buluşmak yerine televizyon karşısında, telefon ekranlarına bakarak veya ayaküstü yemek yiyor. Ancak salonun ortasında duran gösterişli masa, sanki her gün büyük davetler veriliyormuş gibi yerini koruyor.
Kitaplıklarımız da bundan nasibini aldı. Raflarda sıra sıra dizilmiş kitaplar bilgiye olan sevgimizi değil, çoğu zaman dekor anlayışımızı temsil ediyor. Sayfaları açılmamış, kenarları eskimemiş kitaplar misafirlerin görebileceği şekilde yerleştiriliyor. Kitap okunmak için değil, görünmek için satın alınıyor.
Mutfaklarda da durum farklı değil. Kutusundan çıkarılmamış kahve makineleri, hiç kullanılmamış servis takımları, özel günler için saklanan tabaklar ve bardaklar… O özel gün bir türlü gelmiyor ama eşyalar yıllarca dolaplarda bekliyor.
Dolaplarımız kıyafetlerle dolu. Buna rağmen çoğu insan sabah aynanın karşısında “Giyecek hiçbir şeyim yok” diyor. Çünkü mesele ihtiyaç değil, tüketim alışkanlığı hâline geliyor. Giyilmeyen onlarca kıyafet, kullanılmayan onlarca eşya ve sürekli alınan yenileri…
Belki de bütün bunların temelinde başkalarına benzeme isteği yatıyor. Filmlerde gördüğümüz evlere, dergilerde gördüğümüz salonlara, sosyal medyada paylaşılan kusursuz yaşam alanlarına özeniyoruz. Sonra kendi evimizi o görüntülere benzetmeye çalışıyoruz. Ancak sonunda ortaya çıkan evde kendimizi misafir gibi hissediyoruz.
Oysa ev dediğimiz şey dört duvar ve birkaç eşya değildir. Ev; huzurdur, sıcaklıktır, samimiyettir. Çocukların rahatça oynayabildiği, dostların çekinmeden oturabildiği, kahkahaların yankılandığı yerdir.
Bugün kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor:
Biz evi niçin alıyoruz? Kimin için döşüyoruz? Kimi mutlu etmek için bunca masrafa giriyoruz?
Parasını ödeyip içini donattığımız evleri kim temizleyecek? Kim ısıtacak? Kim bakımını yapacak? Çoğu zaman bunun cevabı yine biziz. Eşyalar arttıkça yükümüz de artıyor. Ev büyüdükçe sorumluluklar çoğalıyor. Sahip olduklarımızın sahibi olduğumuzu sanırken, bir bakıyoruz ki sahip olduklarımız bize sahip olmuş.
Mutluluk daha fazla eşya biriktirmekte değil, mevcut olanı yaşayabilmektedir. Kullanılan bir koltuk, okunmuş bir kitap, etrafında ailece oturulan bir masa; kullanılmayan en pahalı eşyadan daha değerlidir.
Belki de yeniden hatırlamamız gereken şey şudur:
Evler gösteriş için değil, yaşamak içindir.
Çünkü bir evi yuva yapan şey pahalı mobilyalar değil, içinde biriken hatıralardır. Bundan böyle mobilyaların hizmetcisi olmamaya gayret gösrelim
"Yuva, sadece çatı ve duvarlardan ibaret değildir; sevgi ve saygı ile kurulan koca bir saraydır."

Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.