Avrupa, uzun yıllardır farklı milletlerin, dinlerin ve kültürlerin bir arada yaşadığı bir coğrafya olarak öne çıkmaktadır. Demokrasi, insan hakları ve özgürlükler konusunda dünyaya örnek gösterilen Avrupa ülkeleri, son yıllarda birlikte yaşama kültürü açısından önemli sınavlarla karşı karşıya kalmaktadır. Özellikle şiddet olayları ve saldırılar sonrasında kullanılan dil, toplumdaki ayrışmayı derinleştiren en önemli unsurlardan biri hâline gelmiştir.
Bugün Avrupa’da meydana gelen bir saldırının ardından failin kimliği, olayın nasıl yorumlanacağını çoğu zaman belirlemektedir. Eğer saldırıyı gerçekleştiren kişi Avrupalı ve Hristiyan kökenliyse, medya ve yetkililer genellikle “psikolojik sorun yaşayan birey”, “ruhsal çöküntü içindeki kişi” veya “yalnız saldırgan” gibi ifadeler kullanmaktadır. Ancak fail göçmen, yabancı ya da özellikle Müslüman olduğunda olay çok daha hızlı biçimde “toplumsal tehdit”, “radikalizm” veya “İslami terör” başlıklarıyla sunulabilmektedir. Aynı suçun farklı kimliklere göre farklı yorumlanması toplumda ciddi bir çifte standart algısı oluşturmaktadır.
Oysa suç bireyseldir. Bir insanın işlediği suçtan dolayı milyonlarca insanı aynı kimlik altında suçlamak ne hukuka ne de insan haklarına uygundur. Bir kişinin yaptığı yanlış üzerinden bütün bir dini, milleti veya kültürü hedef almak; toplumsal huzuru zedelediği gibi birlikte yaşama kültürünü de yıpratmaktadır. Özellikle medya organlarının kullandığı genelleyici ve sert dil, toplumdaki korku ve önyargıları büyütmektedir.
Bu dışlayıcı söylemler aynı zamanda Avrupa’da son yıllarda güç kazanan aşırı sağ ve ırkçı partilerin yükselişine de zemin hazırlamaktadır. Göçmenleri ve Müslümanları sürekli bir güvenlik sorunu gibi gösteren söylemler, toplumdaki korkuları beslemekte ve siyasi kutuplaşmayı artırmaktadır. Bazı siyasi hareketler ekonomik sorunları, işsizliği veya güvenlik kaygılarını doğrudan yabancılarla ilişkilendirerek destek toplamaya çalışmaktadır. Medyada sürekli tekrar edilen olumsuz dil ise bu partilerin söylemlerini normalleştirmekte ve toplumun bir kısmında kabul görmesine neden olmaktadır.
Bunun sonucu olarak Avrupa’da yaşayan milyonlarca göçmen kökenli insan kendisini giderek daha fazla dışlanmış hissetmektedir. Özellikle Avrupa’da doğup büyüyen gençlerin önemli bir kısmı, o ülkelerin vatandaşı olmalarına rağmen hâlâ “yabancı” muamelesi gördüklerini düşünmektedir. Eğitimde, iş hayatında ve sosyal hayatta karşılaşılan ayrımcılık; aidiyet duygusunu zayıflatmakta ve toplumsal kopuşu derinleştirmektedir. Buna rağmen yaşanan sosyal sorunların nedenleri üzerinde yeterince durulmamakta, mesele çoğu zaman yalnızca güvenlik boyutuyla ele alınmaktadır.
Elbette hiçbir şiddet eylemi kabul edilemez ve hiçbir gerekçe suç işlemeyi haklı gösteremez. Ancak toplumların huzur içinde yaşayabilmesi için yalnızca sonuçlara değil, nedenlere de bakılması gerekir. Gençlerin neden öfkelendiği, neden topluma yabancılaştığı, neden kendilerini dışlanmış hissettikleri dürüst biçimde tartışılmalıdır. Çünkü ayrımcılık, ötekileştirme ve sürekli suçlayıcı bir dil kullanılması toplumsal gerilimleri artırmaktadır.
Birlikte yaşama kültürü; insanları dini, etnik kökeni veya milliyeti üzerinden değil, birey olarak değerlendirmekle mümkündür. Avrupa’nın gerçek gücü farklılıkları tehdit olarak görmekte değil, onları ortak hayatın zenginliği hâline getirebilmesindedir. Adaletin herkese eşit uygulanması, medyanın sorumlu davranması ve siyasetin kutuplaştırıcı dilden uzak durması toplumsal barış için büyük önem taşımaktadır.
Sonuç olarak Avrupa’nın geleceği, farklı kimliklerin birbirine güven içinde yaşayabildiği bir toplum anlayışını güçlendirmesine bağlıdır. Çifte standartların, önyargıların ve nefret söylemlerinin arttığı bir ortamda birlikte yaşamak zorlaşır. Dışlayıcı söylemler kısa vadede bazı siyasi hareketlere destek sağlayabilir; ancak uzun vadede toplumları birbirinden uzaklaştırır ve ortak yaşam zeminine zarar verir. Oysa Avrupa’nın ihtiyacı olan şey korku ve ayrışma değil; eşitlik, empati, adalet ve karşılıklı saygıdır.